Birkaç gündür seçmeciliğin aleyhinde bulunuyoruz. Bu konu göründüğünden de önemli sonuçları beraberinde sürüklüyor çünkü. Seçmeciliğin düşünce planında ne kadar saptırıcı bir rol oynadığını kabul etmek zorundayız; ama günlük hayata yansıyan şekliyle de seçmecilik Müslümanca bir hayat özleminin ölümüne açılan bir kapı görünümündedir. İslami olmayan bir yaşama biçimiyle İslam prensiplerini uzlaştırma gayreti, bana kalırsa iman zaafının bir bahanesi bile olabilir. Şöyle ki, inanç seçmenin indinde vazgeçemediği bir duygu olarak kalır, ama hal ve şartların hâkimiyetini ruhunda ezici bir biçimde duyar.
Bilhassa batı medeniyetinin İslam ülkelerine baskıda bulunduğu dönemlerde yaygınlık kazanan ve hala kurtulamadığımız bir hastalık kemirmektedir zihinlerimizi: Batının maddi, yani teknik gücü karşısında yılgınlık. Bu yılgınlık çıkış yolu arayan birçok düşünce adamına şöyle bir çözümü ilham etmiştir: Çağın (yani Batı’nın) maddi gücünün mesnedi olan teknolojiyi benimseyelim ama onun ahlaki ve fikri değerlerini kendimizden uzak tutalım. Bu konuda Japonya örneği de dillere plesenk edilmiştir. İlk bakışta son derece yerinde bir çözüm yolu gibi görünen ve birçok insanın samimiyetle gerçekleşeceğine bel bağladıkları bu yaklaşım aslında meseleyi tamamen anlamamaktan doğan bir ifadedir. Seçmeciliği günlük hayatımıza hâkim kılmaktan başka bir işe yaramayan ve aslında bugün yaşadığımız rezilane durumun pek uzağında olmayacak bir çözüm.
İslam değerlerinin çağımızın bilim ve teknik kafasıyla birleşip beraber yaşayacağını ummak bir avuntudan ibarettir. Çünkü günümüze hâkim olan bilim ve teknik, Batı’da belli bir dönemde belirmiş bir kafa yapısının uzantısıdır, belli bir toplumsal yapının sinesinde gelişmiş, vasıfları İslam’a taban tabana zıt bir sınıf eliyle gücünü dünya ölçüsünde yaymıştır. Bilimin ilerlemesi bilime has özelliklerden değil, o bilim görüşünden en çok faydalanan insanlar yüzündendir. Bu yüzdendir ki bugünkü hayatı biçimlendiren teknik teçhizat değil, o teknik teçhizatın ortaya çıkmasına ve bazı insanlara kar ve kuvvet kazandırmasına yol açan müesseselerdir.
İmdi, Müslümanlar hem o müesseseleri reddedip hem de o müesseselerin ürünü olan teknik ve bilimsel yapıyı nasıl kendi hayatlarına adapte edeceklerdir? Açıkça ve şuurla kavramamız gereken nokta Batı’nın inancı, felsefesi, bilimi ve tekniğiyle bir bütün olduğu ve reddedilecekse tümden, kabul edilecekse yine tümden kabul edilmesi gerekeceğidir.
Yani ne yapalım, diyecektir bazıları, adam atom reaktörleriyle dev bir endüstriyi harekete geçirmişken, bunca uydu ile dünyanın çevresini saracak bir teknoloji geliştirmişken biz savunmasız, güçsüz, maddi teçhizatı Batı’nınkinden geri bir İslam Devleti’ni nasıl ayakta tutabiliriz? Bu tekniği onlardan almayalım mı? Her şeyden önce şunu kafamızda iyi tutalım ki bir İslam Devleti’nin söz konusu edilebilmesi için Müslümanların birçok önemli imtihanı başarıyla vermiş olmaları gerekir. Bu imtihanlarda başarılı olmak ta teknolojik üstünlüğü gerektirmeyecektir. Müslümanların tek tek ve topluca kendi kalitelerini yani İslam’a has kalitelerini geliştirmiş olmaları gerekecektir. Bütün bu çabaların sonunda varılacak İslam Devleti kolaylıkla kendi hayat tarzına uygun maddi kuvveti üretecektir. Bu kuvvet belki Batı’nınkine benzer bir teknik gelişim sonucunda elde edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki Batı’nın silahlarını tesirsiz kılacak özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat sahibi olunacaktır.
İslami mücadele peşin bir uzlaşmanın uzantısı olarak yürütülmemelidir. Batı’nın bilimsel kapasitesinin üstünlüğünü kabul ederek girişilecek mücadele bizi nereye kadar götürebilir? Hem sonra senin tekniğin üstün ve iyi, benimse inancım üstün ve iyi diyebilecek kadar saçmalamamız mümkün mü? Esas meselemiz her yönüyle Müslümanca bir hayatı göze alıp sonuna kadar götürebilecek inanç kuvvetini elde bulundurmamızdır.
Müslüman, çağına rağmen belli bir görevi yüklenmiştir, diyoruz. Yani içinde bulunduğu durumu veri olarak kabul edip şartların elverdiği bir hareket yürütmeye değil, kendi düsturlarını esas alıp çağın şartlarını bu düsturlar doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye memur. İşte bu özellik onu çağının esiri olmaktan alıkoyup çağın sırtını yere çalma mevkiine getiriyor. Zaman zaman müslümanlara yöneltilen <çağdışı> kalma suçlaması eğer müslümanların çağın çirkefi dışında kaldıklarını vurguluyorsa büyük iltifat, keşke bu iltifata layık olabilsek. Ama hayır, müslümanların çağ dışı olduklarını ileri sürenler, onların çağın düşünce seviyesinin gerisinde veya altında olduğunu işaret etmek istemekle, bir çeşit gelişmemişlik damgası vurmak istemektedirler.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gereği var: Müslüman çağ karşısında son derece aktif, ilgili, müdahaleci bir tutum içinde olması mecburiyetine rağmen çağın mantık örgüsünün dışında (yani üstünde) bir zihni yapıya sahip olma durumundadır. Açıkçası müslüman çağın meselelerine Kitab’ın ve Sünnet’in gösterdiği istikamette çözümler getirecek ama çağın zorlamalarına boyun eğmiyecektir. Bu haliyle de çağın isterlerine kalacaktır.
Çağa yabancı olma çağdan bihaber olma anlamına gelmez. Tam tersine çağ hakikate yabancı kaldığı için hakikat adına yola çıkanlar çağın bir unsuru olmayı reddederler ve çağa onun tanımadığı doğruları getirirler. Bu getirme çabası (tebliğ) ancak çağın üstünde vasıflara sahip insanlar tarafından gerçekleştirilebilir. Bu insanlar çağlarına, çağlarının akıl düzenine, iktisadi ve toplumsal işleyişine yabancı kalmayı seçmişlerdir. Daha doğru bir deyimle
Benim belirtmek istediğim müslümanın meselesinin yabancılaşma kavramının çok ötesinde bir yabancılaşma ile açıklanabileceği hususudur. Çağın meselelerine eğilirken getirilen yeni bakış açısı çağa yabancı bir zihni yapının uzantısı olacaktır. Ancak bazı imkanlara sahip kafalardır ki genel geçer doğruları aşıp, onlara yabancılaşıp hakikat’ın yönüne yüzlerini çevirirler.
“Çok istiyorum ama olmuyor” dedi delikanlı. “Ne yapsam olmuyor. İnanınız, elimden geleni yaptığım hâlde olmuyor.” “Sen istemek nedir hiç bilmiyorsun ki!” diye cevap verdi yaşlı adam, hafifçe sesini kısarak. “Gerçekten isteseydin olurdu. Evet, hiç boşuna yorma kendini! İsteseydin, eğer gerçekten isteseydin, olmak istediğin, olmasını istediğin olurdu. Olmadığına göre sen henüz istememişsin demektir.” “İstemek, birşeyin olmasını istemek, gerçekten istemek nedir o hâlde?” diye saf saf sordu genç. Ve suâlinin cevabı hemen geldi: “İstemek, olmayı istediğin, olmasını istediğin şey için ölmeyi göze almak, ölecek kadar istemek, hatta olmak için, olması için ölmek demek.” İstemek, bir şeyin olmasını istemek, onu dilemek, onu arzulamak: tutkuyla, hırsla, ihtirasla onun olması için yanıp tutuşmak demek. Ah ne zordur istemek? İstek sahibi olmak... tutku sahibi olmak... tutmak için tutuşmak... tutmak uğruna tutuşmak... tutuşmak pahasına tutmak.... tutarken ve sırf tuttuğu için tutuşmak... yanmak yani... olmak için ölmek... ölmedikçe olmayacağına, olunamayacağına inanmak... İstemek... bir şeyin olmasını istemek... olmayı istemek... Yani? İstemek “bedel ödemek” demek. Bedelini hesap etmeksizin istemek demek. Bedeli ne olursa olsun istemek demek. İsteğin şiddeti arttıkça ödenecek bedelin miktarının da artacağını bilmek demek. Bedeli büyük olduğu için olması istenenden kaçmak değil, bedeli büyük olduğu için olması istenene koşmak demek. O hâlde istemek demek, herşeyden evvel bedeli büyük olanın olmasını istemek demek. İstemek bedeli seve seve ödemek, bedeli göze alınan şeyin olmasını istemek demek. Gönül cenneti istiyor imiş ammâ günahlar bırakmıyormuş. Söylesene sevgili dostum, günahlar da kim oluyormuş? Gönlümüze ket vuracak, gönlümüzün isteklerini, istediklerini engelleyecek günah mı varmış bu dünyada? Gönül bir kere istese, gönlün kendisi cennet olmaz mı? Bir kere, evet bir kere gönül cenneti istese dağlar tepeler düzlük, denizler yol olmaz mı insana? Günah adam gibi istememenin, isteyememenin adı değil mi zâten? Günah istemesini bilmeyenlerin, istemek nedir bilmeyenlerin içine yuvarlandığı çukur değil mi? Evet günah: olmayanlara, olmayı adam gibi istemeyenlere verilmiş bir ceza. Günah bir sebep değil, bilakis günah tamıtamına bir âkibet, bir sonuç, hem de istemeyi bilmemekten hâsıl olan bir sonuç. Günah, istemeyenlerin, istemesini bilmeyenlerin, istemek nedir bilmeyenlerin ağına düştükleri avcı... tutkusunu kaybetmişlerin kucağında uyumayı tercih ettikleri yosma... ölmeyi göze alamayanlara kurulan darağacı... çeşm-i siyahın ta kendisi günah. Ağlayan değil ağlatan, sızlayan değil sızlatan. Günah tutkusuzlara özgü bir ceza... tutmaktan vazgeçenlere... -ağzım kurusun- tutmaktan değil, tutulmaktan korkanlara musallat olan belâ. Evet, isteyenlerin değil, istemekten çekinenlerin belâsı hem de. “İsteseydin, eğer gerçekten isteseydin, olmak istediğin, olmasını istediğin olurdu. Olmadığına göre sen henüz istememişsin demektir.” İsteseydin eğer, isteğinin şiddetinden, istemenin muhabbetinden yer yarılır, gök parçalanır, ma'dum mevcud'a, adem vücûd'a inkilâb ederdi. İsteseydin eğer, günahların yok olurdu. Bir kere isteseydin, evet bir kere gerçekten isteseydin olan olurdu; olacak olan olurdu. İsteseydin olmaz bile olurdu... Sen hiç istemedin ki dostum! İstemek nedir bilmedin ki! Hiç tutulmadın sen! Tutkuların için ölmedin ki! İsteseydin ölürdün, ölseydin olurdun! Sen hiç olmadın ki! Evet, olmadın, çünkü sen hiç ölmedin! Ölecek kadar istemedin, ölümün pahasına istemedin, ölümüne istemedin! İsteseydin ölürdün. Ölseydin olurdun. Ne öldün ne oldun. Çünkü sen istemedin. İsteğini, istediğini aslında dile bile getirmedin. Öyle ya, bir kere dile getirseydin, olurdun. Bir kez adam gibi aklından geçirseydin hemen orada olmuş ve ölmüş idin. Sen hiç istemedin ki dostum! İstemesini bilmedin. İstemek nedir bilmedin. Çünkü sen ol deyince olduranı hiç tanımadın.
İkna etmeye çalışıyorlar bizi. Değişime, yumuşamaya, hoşgörüye ikna etmeye çalışıyorlar. Ve daha bir çırpıda aklımıza gelmeyen daha nice "sihirli" ve "soft" cümleleri var artık onların. Onların yani "dost bildiklerimiz"in. Bir yandan da malumumuz olan "kol kırılır yen içinde" mantığını yangın anında camı kırılacak bir imdat düğmesi gibi yedeklerinde taşımaktalar. Laik dediklerimizden daha laik oldu bazı dostlar. İman işleri ile "nakit" işlerini ustaca ayırıyorlar artık birbirinden.
Ve bize imanlarıyla göz kırpıp, nakitleriyle eziyorlar. Elleri hep "alan el" ve fakat hiç "vermiyor" her sabah deterjanla yıkadıkları o cici eller. Değişmemizi istiyorlar bizim de. Bu değişim, bir vakitler "sertlikleriyle" sömürdükleri zihinlerimizi ve emeklerimizi, şimdi "softluklarıyla" sömürmelerine yarayacak belli ki. Herşey belli aslında: Onlar sınıf atlıyor ve yeni sınıflarını selamlamamızı istiyorlar bizden. Onları kutsamamızı ve evlerine alınteri, para, altın bilezik, gözyaşı, süt, kuzu eti taşımaya devam etmemizi istiyorlar. Konjonktürü bahane ediyorlar dönekliklerine. Ve döneklik "değişim" diye kakalanıyor.
Ve suyun akışına doğru bakıp ve bütün bu "değişim" naralarına kulaklarımı tıkayarak, bütün gericiliğim, bütün yobazlığımla bağırıyorum/bağırıyoruz: Biz hâlâ devrim istiyoruz!
Evet, ben hâlâ devrim istiyorum. İstediğiniz kadar mantıksız, romantik, beyhude bulun bu talebi. Biliyorum ki, sizin mantığınız kendinizi aklamak üzerine kurulu artık ve romantizmden nefret etme gerekçeniz kolunuza "yeni metresler" takma arzusundandır. Bir metres edinmek için yitirdiniz ve hatta katlettiniz romantik heyecanlarınızı. Devrimi, devirmeyi, şiddeti kuş tüyü yataklara uzanmak için terkettiniz. Siz de artık "ötekiler" gibisiniz. Beyaz bile değilsiniz üstelik. Size yakışan en uygun tanım "alaca"dır herhalde. Siz "alaca"sınız. Kavruk tenlerinez beyaz pudralar sürerek ve o pudranın parasını bize ödetmeye çalışarak koşacaksınız "efendilerin dünyası"na. Lakin o efendiler, size "kahya" muamelesinden daha öte bir şey yapmazlar. Siz iyi kahyalar olursunuz sadece. Oysa biz köleyiz ve en azından bir gün kendi zincirlerimizi kopartabilme şansımız olacak. Hakkımız olacak ve geçmişimize baktığımız zaman kirli hikâyeler bulamayacağız orada.
Bizi "değişim"e ikna etmeye çalışıyorlar. İkna odalarında bir genç kızın başını açmaya zorlanmasından bir farkı yok bunun. Dost bildiklerimiz, aynı düşmanlarımız gibi ve aynı onların yöntemleri ve aynı onların mantığıyla, bizi, tırmandıkları kirli merdivenlere davet ediyorlar. Üstelik tırmanmamızı filan da istedikleri yok; sadece onları seyrederek alkış tutmalıyız arkalarından. Bunu istiyorlar ve hâlâ onları "kahraman" görmemiz için zorluyorlar bizi. Bizi kahpeliğe, ihanete, satılmışlığa ikna etmeye çalışıyorlar. Fakat herşeyi görmekteyiz. O sırıtışlarının altındaki dişsiz damaklarını, çürük dillerini ve insan eti yemekten kirlenmiş boğazlarını ve iğrenç midelerini görmekteyiz. Onlar artık bizim dostumuz değil. Onlar düşmanlarımızın masalarında bir tutam fındık, biraz fıstık olmaktan öte hiçbir anlam taşımıyorlar ve bir gün biz de onları masalarımızda oynatacağız. Yeni efendilerinin leşlerine basarak göbek atacaklar karşımızda. Ve o gün bizi, kendilerine dokunmamamız için ikna etmeye çalışacaklar sadece ve aslında hep devrimci olduklarını anlatmaya çalışacakları. Tabii ki onlara inanma imkanımız hiç olmayacak! Çünkü vaktimiz yok "değişmeye". Çünkü en yakınlarımızı yitirdik!
Dönüm noktası.. bu söz size hoş gelmedi mi? Bir dönüm noktasında bulunmaktan rahatsızlık mı duydunuz? Öyleyse, bu kitabı derhal elinizden bırakın ve bir daha elinize almayın. Çünkü bu kitap varlık sebebini her şeye rağmen dönüşümün gerçekleşebileceği hususunu faş etme inadında buluyor. Dönüşümü biz insanlar mı gerçekleştireceğiz?
Eğer gerçekleştirmeyi ‘tarihi yapma’ anlamında kabul ederseniz hayır; ama eğer gerçekleştirme denilince yapılmış tarihte nitelik arama anlaşılıyorsa evet. Her fark ediş bir dönüm noktasıdır. Her dönüm noktası aranılan doğrunun bir parçasıdır. Doğru olanı bihakkın tanımanın vakti henüz, hala, hiç geçmemiştir ve doğruluğun galebe çalacağı ortamı tesis etme zamanı şimdiki zamandır. Kıyametin koptuğuna ikna edilsek bile elimizdeki hurma fidanını üzerinde yaşadığımız, Allahın bize tahsis ettiği toprağa dikmekten geri durmayacağız. Dünyaya biçim vermek mükellefiyetlerimiz arasında değil. Buna mukabil bazı mükellefiyetlerimiz var ve onlardan kaçma ruhsatı elimizde yok.
*** Her insan öldükten sonra anılmak ister. Ama işte Hitler de anılıyor, Ebu Derda da. Gidip görmedim daha ama Ebu Derda’nın kabri İstanbul’daymış, Ayvansaray’da. Ebu Derda, sahabeden kendisine en çok kalbî sıcaklık duyduğum kimsedir. Valilik yapmış o gömleksiz adam. Ebu Derda namazdan sonra hiç cemaatle oturmaz koşa koşa eve gidermiş. Resulullah’a şikayet etmişler Ebu Derda namazdan sonra cemaatle kalıp sohbet etmiyor diye. O da neden böyle yaptığını sormuş. Ebu Derda şöyle cevap vermiş: “Bizim bir tane gömleğimiz var namaz kılabilecek tesettürü sağlayan. Ben namazdan sonra koşa koşa eve gidiyorum ki karım da namaz kılabilsin.” Bunun üzerine Resulullah demiş ki “Dua edeyim Allah sana dünyalık versin.” O da ben böyle bir isteği taşımıyorum içimde demiş. O zaman dua edeyim karına dünyalık verilsin demiş. Bunun üzerine Ebu Derda ben eşimin hakkında karar vermeyeyim deyip gitmiş, sorup gelmiş ve o da istemiyor demiş. Ebu Derda’nın böyle bir adam olduğunu arayıp bulmak bizim işimiz. Geride kalanların işi. Çünkü o yapacağını yapmış. Bu manada hepimizin ölmeyi hedeflemesi lazım diye düşünüyorum. Ölmek, dünyada bulunduğun süre içinde yaptığını hayırla hatırlanacak gibi yapan insanın rütbesidir. İşte bu kitapta şöyle bir cümle var. “Titizlik ahlakın ta kendisir. Yani ahlaklı olmak titiz olmaktan ibarettir, başka bir şey değildir. Bugün titiz olmak işte AKP’li olmamaktır. Çünkü AKP’li olmak demek, titizlikten vazgeçmek demektir, ahlaktan vazgeçmek demektir, titizlikten tamamen vazgeçmek demektir. Mesela şu bardak şöyle durabilir diyorsunuz, hayır bunun yeri burası değil deseniz, canım ne var yani burada durabilir denildiğinde, her şeyi olabilir saydığınız zaman titizlikten vazgeçiyorsunuz.
*** “Laiklik” demiş Bernard Shaw, “bütün mesleklerin düşmanıdır.” Çünkü Laik demek ahaliden olmak demek(Laikos). Din konusunda meslekte olan konuşur. Eğer olmayanlar konuşursa bu Laiklik olur. Ekmeğin gerçekten nasıl pişirileceğini bilen adam, ekmeği pişirmede titizlik gösteren adamdır. Bir başkası da pişirebilir ekmeği, ama işte en fazla yenilecek kadar... Biz bu adama titiz diyemeyiz. Bütün konularda titizliği elden bırakmamak lazım. Bazı konularda titizlik göstermiyorsak o başka konularda da titizlik göstermediğimizin delilidir. Otobüse koşarken defterimizi, cüzdanımızı düşürebiliriz. Ama normal yürürken cüzdanını düşüren adama adam dememek lazım. Her konuda bu böyle.
****
Waldo’da yazmıştım, “şairliğim maliyet meselesidir” diye. Çünkü resim için boya parası lazımdı, müzisyen olmam için dünya kadar paralar lazımdı. Onun için şiiri seçtim, özel bir donanım gerekmiyordu. Bu kitapta şöyle bir cümle var: “Ben nesli tükenmiş bir adamım.” Kendi kuşağımın, yani 2.Dünya Savaşı sonunda doğanların kendi kuşaklarına mahsus tavırları sonuna kadar götürmeyişleri, budur problem. Benim kuşakdaşlarım iyi bir başlangıç yaptılar fakat eridiler, mağlup oldular, yada teslim oldular veya satın alındılar. 2.Dünya Savaşı sonunda dünyanın yeni bir çehre kazanmasının mümkün olduğuna dair güçlü bir eğilim vardı. Bu eğilimi benim kuşağım dışa vurdu, ama bir şey çıkmadı ve bu hale geldiler. Bu kuşağın sloganı “Gerçekçi ol, imkânsızı iste” idi. Ve ben hala onu savunuyorum, hep gerçekçi oldum ve hep imkânsızı istedim. Çünkü mümkün olanı isteyenler ahlaken düşük olanı kabul edilebilir saydılar, dünkü olay oydu çünkü. Bir efsane değil benim hayatım ama öyle olmaya dönük bir şey. Bu ikisi arasında ki fark yalanla gerçek arasındaki fark kadardır. İnsan dediğimiz yaratık bir imkândır. İnsan dediğimiz yaratık tamamlanmamış bir projedir. Eğer efsane oldu iseniz proje tamamlanmış sayılır. Ama hep yeniden bakılabilecek kadar canlı olmak, efsane olmaya dönük olmak demektir. Hepimiz bu dünyanın bağlanılmaya değmez olduğunu düşünecek seviyeyi gösterebilsek, bu dünyadaki canavarlıklar yok olmaz tabi, ama küçümsenecek kadar aza iner. Fakat böyle bir şeye yeltenmedik. Bunda olgunlaşmamış olmamızın payı var, yani çocuk kalmamızın payı var.
*** Dünyada insanların nasıl yaşayacakları meselesinde aklı eren insanların hem görüşleri, hem paraları var. Biz insan olarak eğer aklı erenler arasına girdiğimizi iddia ediyorsak hangi fikirlere sahibiz ve hangi tavrı benimsiyoruz? Ben hep şunu söylemişimdir. Bir tiyatro oyuncusu reklâmlarda sesini kullandırmadığı zaman açlıktan ölür mü? Ölmez. Bütün geliri reklâmlar değil, ama bunu yapıyor, bundan büyük paralar da kazanıyor. Her adımda sınama bizi bekliyor hayatın her aşamasında. Kendi hayatımızı devam ettirmek için zorunlu olduklarımızla, bu namussuzluğun devamını sağlamak için yaptıklarımız arasında tercih yapmak durumundaysak sınavdan geçiyoruz demektir. Yani geçimimizi sağlamak, aile fertlerine bakmak için kazandığımız parayla, her gün biraz daha rahat yaşamak için kazandığımız para arasında bir fark var ve bu ikisi birbiriyle çelişiyor. Daha çok para kazanmakla yeterli parayı kazanmak birbirine zıt şeyler. Ama insanlar ikincisini tercih ediyorlar. Sanıyorlar ki böylece güvence temin edilir. Halbuki insanlığın kapıldığı çok riskli bir düzeni desteklemiş oluyorlar. Çünkü bu düzen ta Kapitalizmin kurulduğu günden bu yana bisiklete binme düzenidir. Bindiğiniz bisikletin pedalını çevirmezseniz düşersiniz. Kapitalist düzenin daha iyi işlemesini sağlamazsanız siz düşersiniz. Ama sizinle beraber Kapitalizm de düşer. Dünyada herkes ben sistemin lehine değil kendi lehime yaşıyorum derse bu sistem ayakta duramaz. Onun için insanlara bir şeylerden vazgeç ki, karşılığında feraha kavuşabilesin denildi. Ve insanlar da bu denileni yaptılar.
*** Türkiye’de işlenen en büyük cinayet, Müslüman olarak kimliğini dışa vurmuş insanların İslamiyet’e ilişkin tutum ve yaklaşımlarda, direniş göstermemeleri bir tarafa, geri adım atmaya bu kadar meyyal oluşlarıdır. Onun için ben kendimi son derece yersiz, yurtsuz ve uygunsuz vaziyette bulunuyorum. Bunu anlatmak mümkün değil. Ben Türkiye’de bir şeylerin idare edilmesini, birilerinin kızdırılmamasını, birilerinin tavuğuna kış denilmemesini, şimdilik bunu böyle götürelim anlayışıyla kurulmuş bir devlet ve sosyal hayat olduğunu söylüyorum. Bu durum bundan daha öteye gider mi bilmiyorum.
***
İslam dediğimiz zaman neden bahsediyoruz? Hıristiyanlık gibi bir şey olmasına imkan yok, şu yüzden. Hıristiyanlık, özellikle Protestanlık ruhban sınıfını reddetmesine rağmen ister istemez uzmanlarıyla yaşayan bir dindir. Aynı şekilde Yahudilik de öyle. Yani Hahamları kaldırırsak Yahudilik olmaz. Ama İslamiyet öyle bir şey değil. İslamiyet bir hayat tarzı olarak olmadığı zaman neden bahsettiğimizi anlayamayacağımız bir şey. Türkiye de devlet bunu güzel kamufle etmiş ve devlet artık böyle istiyor diyerek işler bu güne kadar getirilmiş. Bundan sonra ne olacak? Demek istediğim, bir oyunu birileri oynadı o oyunu oynayanlar elde ettiklerini elde ettiler. Onların oynadığı oyunda malzeme olanların durumu ciddi. Yani Necmettin Erbakan’ın başbakan olmaktan başka bir derdi yoktu, oldu. Şimdi iki büklüm, ama gözleri açık gitmeyecek. Ama bütün bu olaylar olurken işin içine girmiş olanların durumlarını tartışmak lazım. Dünyada ve Türkiye’de bir takım siyasi manevralar dönüyor. Bu manevralara malzeme olanlar kendilerini fark edebilmiş durumdalar mı? Yoksa bana ne mi diyorlar. Bizim bu topraklar üzerinde belimizi büken iki atasözü olduğunu hep söylerim. Bunlardan birisi “alemle gelen düğün bayram” ikincisi de “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” Türkiye de insanlar eğer bir felaket herkesin başına geldiyse onu felaket saymazlar, düğün bayram sayarlar. Bir de bana dokunmayan yılan bin yaşasın derler de yılanı beslerler onlara dokunmadığı için. Ondan sonrada yılan onlara dokunmasa bile o kadar devasa hale gelir ki pek rahat yaşayamaz.
Çölde yolunu kaybeden Temel, susuzluktan perişan bir duruma geldiğinde karşısına beyazı elbiseli ve beyaz sakallı bir kişi çıkarak "Temel benden dileyeceğin üç şeyi, Allah'ın izniyle sana vereceğim. Haydi dileklerini söyle" demiş. Susuzluktan kavrulan Temel "SU istiyorum" deyince, ona bir ped şişe su uzatmış. Eline aldığı ped şişeye kısa bir süre bakan Temel "Bu su bana yetmez" dediğinde ise beyaz elbiseli adam, beyaz sakalını sıvazlayarak "Bu suyun biteceği korkusuna kapılma!. Sen içtikçe, bu su bereketlenerek yine eski seviyesine gelecektir" demiş. Bu söz üzerine elindeki ped şişeden uzun uzadıya su içen Temel, suyun gerçekten bereketlendiğini ve eski seviyesine yükseldiğini görmüş. Beyaz sakallı adam "Eee Temel, diğer iki dileğini de söyle" deyince, elindeki ped şişeye hayranlıkla bakan Temel "Bu çok güzelmiş!. Sen bana bundan iki tane daha ver" demiş.
Alagaş'ınyavaşyavaşanlattığıbufıkraherkesin hoşuna gitmiş ve herkes gülmeye başlamıştı. Alagaş ise hiç gülmeyen bir yüzle etrafındaki insanlara kısa bir süre baktıktan sonra, ciddi bir merakla "Niye gülüyorsunuz?" diye sormuştu. Gülmeyi bırakan herkes susmasına rağmen genç bir işadamı olan Özer bey "Tabi ki Temel'e, Temel'in bu yaklaşımına güiüyoruz" deyince, beklediği cevabı alan Alagaş şu karşılığı vermişti.,
Evet, Temel'e ve Temel'in bu yaklaşımına güldüğünüzü biliyorum. Fakat sakın ola ki bu Temel'in Trabzon'da, Samsun'da yani Karadeniz bölgesinde yaşadığını zannetmeyin. Bu Temel sizde, bu Temel sizin içinizde yaşıyor. Temel'e güldüğünü zanneden sizler, aslında kendinize, kendi halinize gülüyorsunuz. Çünkü aynı yaklaşım, sizlerde de var. Allah'ın lutfuyla bütün ailenize yetecek bir şişe suya sahip olmanıza rağmen, bu şişelerin iki, bu şişelerin üç olmasını istiyor ve bunun için mücadele ediyorsunuz. Oysa Allah'tan başka şeyler de istemeniz ve çalışmalarınızın bir bölümüyle başka şeyleri de talep etmeniz gerekmez mi?
Alagaş'ın bu sözlerine hiç kimse itiraz etmemiş ve bir suskunluk içinde düşünmeyi tercih etmişlerdi. Şakacı bir insan olan Nevzat bey ise gülümseyen bir yüzle "Alagaş, bizler ikinci, üçüncü ped şişeyi dava için istiyoruz" diyerek, bu kasvetli havayı dağıtmak istemişti. Bu cevabı biraz alaycı bulan Alagaş, hafif çatılan kaşlarla "Davanın ped şişeye değil, ped kullanmayan erkeklere ihtiyacı var" cevabını verivermişti.
Her erkeği rencide edebilecek olan bu cevaptan hiç hoşlanmayan Saffet hoca, yüzü kızaran Nevzat beyi savunma ihtiyacı hissederek söze girmiş ve dünya kapitalizmine açıklık getirerek, müslümanların bu kapitalizm karşısında maddi olarak da güçlü olmalan gerektiğini savunmuştu.
Alagaş ise çok farklı yaklaşıyordu bu meseleye. Önce marksistlerden örnek vererek "Marksistlerin kapitalizm karşısında yenilmelerinin en önemli nedeni, kapitale değer vermeleridir. Çünkü değer verilen herşey, kendisine verilen değer ile güçlenir. Güçlenen bir şeyi yıkmak ise mümkün değildir" dedikten sonra şöyle devam etmişti.,
Kapitalizmi, ancak ve ancak kapitale değer vermeyen insanlar yıkabilir. Çünkü kapitale değer vermeyen insanlar karşısında, kapitalizmin büyük bir etkisi ve yaptırım gücü yoktur. Ayrıca çok uluslu şirketlere dayanan kapitalizmi tahlil ettiğimiz zaman, iki ayak üzerinde durmaya mecbur olan bu canavarın bir ayağı ile üretim alanına ve diğer ayağı ile tüketim alanına bastığını görebiliriz. Burada önemli olan, dünya insanlarını apaçık bir şekilde sömüren bu kapitalizme karşı mücadele vermek isteyen kimselerin, bu iki ayn alandan hangisini seçecekleri ve hangi düzlemde mücadele edecekleridir. Yaşadığımız çağdaki bilim ve teknolojinin, günümüz itibariyle kimlerin insi-yatifinde olduğunu dikkate alırsak, kapitalizme karşı üretim alanında mücadeleye ve rekabete girişmek, bu kapitalizmin zayıflamasına değil, daha bir güçlenmesine vesile olacaktır. Çünkü üretim alanının genel kontrolü ve insiyatifi, çok uluslu şirketlerin ellerindedir. Bu üretim alanını bir piramit şeklinde düşünürsek, piramitin alt katmanındaki bir üreticinin on lira kazanabilmesi demek, üst katmanın yirmi, daha üst katmanın ise kırk lira kazanabilmesi demektir, Dolayısıyle alt katmanlarda on lira kazanarak, yaptığımız işten yüz lira kazanan üst katmanları zayıflata-bilmemiz ve onların zulmünü engelleyebilmemiz mümkün değildir. Daha açık ve daha net bir ifadeyle, dünyanın mazlum insanları günümüz kapitalizmiyle üretim alanında mücadeleye ve rekabete girebilecek bir durumda değillerdir. Fakat bu canavarın ayakta durabilmek için basmak zorunda olduğu ikinci alan, yani tüketim alanı böyle değildir. Tüketim alanının asıl sahipleri, dünya mazlumlarıdır. Tüketim gücünü elinde bulundurmalarına rağmen bundan gafil olan dünya mazlumları, medya ve reklam güdümüyle bu güçlerini kapitalizmin istediği kulvarda kullanmaktadır. Oysa uluslararası kapitalizme karşı direnebilecekleri ve bu kapitalizmi çökertebilecekleri yegane alan, bu tüketim alanıdır. Sadece dünya müslümanları bile ümmet düzlemindeki bu tüketim güçlerini bilinçli olarak kullansalar, tüketim alanındaki bu boykotları ile, gelişerek büyümek üzerine kurulan dünya kapitalizminin yere yıkılmasına neden olacaklardır. Yeter ki müslümanlar, yeter ki dünyanın mazium insanları, ellerindeki bu tüketim gücünün farkına varararak ortak bir sese ve ortak bir tavıra girebilsinler.
Dünya kapitalizmine karşı verilmesi gereken mücadelenin, üretim değil öncelikle tüketim düzleminde başlaması gerektiğinde ısrar eden Alagaş, daha sonra şu ömeği vermişti.,
Mesela küçük bir örnek olarak koko kolayı ele alalım. Dünyanın mazlum insanlan üretim ve pazarlama alanında Koko kolayla elli yıl rekabet etseler, bu çok uluslu şirkete yaklaşabilmeleri biie mümkün değildir. Ancak bu mücadeleyi tüketim alanına çeker ve elli gün kokokola içmezlerse, bu çok uluslu şirketten gelen çatırtı seslerini kendi kulaklarıyla duyacaklardır. Çünkü tüketimi olmayan bir malın, üretimden kaynaklanabilecek. hiçbir gücü yoktur.
Alagaş bazı teknolojik ürünlerden de örnekler verdikten sonra tüketim alanında kazanılacak zaferin,dünya mazlumlarını kapitalizmin sömürü anlayışından kurtulan üretim alanında da başarıya götürebileceğini iddia etmişti. Hiç kimse, hiçbir itirazda bulunmadan öylece dinlemelerine rağmen, yine de Alagaş'i hiç kimse tasdik etmemişti. Çünkü aklen doğru olsa bile yaşanan realiteyle pek uyuşmayan, garip sözlerdi bunlar!.
Bazı kimseler Öncelikle tüketimi alanındaki boykot meselesine değinerek, müslümanların 'bile böyle bir tavır gösteremeyeceklerinden, bazı şeylerin yokluğuna katlana-mayacaklanndan sözetti. Asabileşen Alagaş "Beyler, Mekke dönemindeki ambargoda, dinlerini korumak isteyen müminler, açlıktan çarıklarının köselelerini kemirecek duruma gelmişlerdi. Yakın tarihteki Gandi hareketinde, İngiliz emperyalizmine karşı durabilmek için İngiliz mallarını boykot eden hintlilerin, tahta bir çıkrıktan başka aletleri yoktu. Günümüzde ise böyle bir durum söz konusu değil. Dünyanın mazlum insanlan sadece kendi imkanlarıyla biîe, İslam'a göre lüks diyebileceğimiz bir yaşam stan-dartını kendileri inşa edebilirler!." diyerek, bu itirazlara karşı çıkmıştı.
İzzeti, hikmeti, fıtratı, şefkati, hürmeti, devleti özledik.
Senden sonra tefrika meşrebimiz, taklit mezhebimiz, cehalet mektebimiz, atalet fıtratımız, hamakat şöhretimiz, ihanet sıfatımız, küffar velinimetimiz oldu.
Efendim,
Sen kendini 'abduhu ve rasuluhu: O'nun kulu ve elçisi' olarak takdim etmiştin. Sana iman eden bazıları sana hürmet adı altında seni kulluktan 'kurtarıp' melekleştirerek hayattan dışladılar. Bu ifrata karşı başka bazıları da tefrite sapıp seni 'güzel örnek' olmaktan çıkarıp bir 'postacı', bir 'ara kablosu' seviyesinde görerek hayattan dışladılar.
Bunların hepsi sana iman ediyordu. Ama seni hayatımızdan çıkarmanın ızdırabını çektirdiler bize. Bu işi, göğe çekerek ya da yere sokarak yapmaları sonuçta hiçbir şeyi değiştirmedi.
Allah seni 'güzel örnek' olarak gösterdi. Sen, Kur'an'ın konuşanı, yürüyeni, hareket edeniydin. Tıpkı bir annede spermin insana, bir ağaçta suyun meyvaya, bir arıda tozun bala, bir tavukta darının yumurtaya, bir koyunda samanın süte dönüşmesi gibi, ayetler sende hayata dönüşüyordu.
Allah ısrarla seni örnek gösterirken, birileri ısrarla 'kitab'ı, kitapları örnek göstermekte direndiler. Öylesi işlerine geliyordu, cansız bir nesneyi örnek edinmekle, canlı bir insanı örnek edinmek aynı olur muydu?
Efendim ,
Kitapsızlıktan değil, 'peygambersizlikten' kırıldık. Yokluğumuz peygamber yokluğu. Seni hatırlatan, seni andıran insanların hasretim çekiyoruz. Çocuklarımız peygamberi sorunca 'evladım onun ahlakı tıpkı falancanın ahlakı gibiydi' diyeceğimiz insanlar yok denecek kadar az.
İnsanlık destanıyla yaşıt olan vahiy sürecinde birçok kitapsız peygamber gelmişti de, bir tek 'peygambersiz kitap' gelmemişti. Sayemizde yaşlı dünya ona da şahid oldu efendim. Peygambersiz Kitab'a, Muhammed aleyhisselamsız Kur'an'a da şahid oldu. Şimdi Kur'an mahzun efendim , Kur'an öksüz. Seninle Kur'an'ın arasını ayırdık, etle tırnağın, toprakla tohumun, anayla evladın arasını ayırır gibi.
Gel de bir bak Efendim, bu mazlum ümmetin hali pür melaline. Bıraktığın din tanınmaz hale geldi. Bıraktığın sitenin harabelerinde baykuşlar tünedi.
Gün geçmez ki ümmetin coğrafyasından feryat yükselmesin, oluk oluk kan akmasın.
Bir olarak bıraktığın ümmetin kaç parçaya ayrıldığının sayısını onu parçalayanlar dahi unuttu.
Bıraktığın kutlu mirası hovarda mirasyediler gibi parçalayarak paylaştık Efendim . Nebevi mirasın irfani ve ahlaki boyutuna bir hizip, ilmi ve fikrî Boyutuna bir başka hizip, siyasî ve hareketi boyutuna ise daha başka bir hizip sahip çıktı. Yüzyıllardır tüm bu hizipler ellerindeki parçanın 'bütünün kendisi' olduğunu iddia etmekle ömür tükettiler. 'Her hizip ellerindeki parçayla övünüp durdu.' Hepimiz hakikatin merkezine kendimizi oturtup 'hak benim' dedik.
Oysa ki Efendim, bazen parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar. Ait olduğu bütün içerisinde anlamlı olan bir parça o bütünden ayrılınca anlamsızlaşabilir. Bunu farkedemedik Efendim .
Efendim ,
İsrailoğulları, peygamberlerini katlediyorlardı. Biz de senin güzel hatıratını, emanetini, adını ve sünnetini katlettik. Seni katlettik Efendim .
Kimilerimiz için sen hiç ölmedin, o ender bahtiyarlar seni hep içlerinde, işlerinde, hayatlarında, düşüncelerinde, duygularında, eylemlerinde, evlerinde yaşattılar.
Kimilerimiz içinde sen hiç doğmadın. Onlar hep senden mahrum yaşadılar. Şol mahiler ki derya içreydiler, deryayı bilmediler.
Varlığının kaç bahara bedel olduğunu bilmeyenler yokluğunun ıstırabını nasıl duysunlar Efendim ?
Allah ım ummetin suskunlugunu sana sikayet ediyorum
Ben bir kocamis yaslıyım. Kurumus , iki elim , ne kalem tutuyor ne de silah! Sesimle yeri gogu inletecek bir hatip te deilim! Benki saclari agarmis , omrunun son demlerinde, Turlu hastalıkların yıktıgı ve uzerinde Zamanın belalarının estigi biriyim! Tek istegim benim gibi , muslumanların zaaf Ve aczindem muteesir olanların yazmasıdır! Siz ey muslumanlar! Suskun ve aciz, Helak olmus oluler!
Hala kalpleriniz sızlamıyor mu, Basımıza gelen bu acı felaketler karsısında? Bir halk yok mu? Hiç kimse mi yok, Allah içim ve ummetin namusu için kızacak? Serefli direnişciler iken Bizleri katil teroristler olarak ilan edenlere Karsı duracak! Bu ummet utanmazmı serefi cignenirken? Siyonist katilleri ve uluslararasi işbirlikcilerini gormezden gelirken!
Omuzlarımıza el verecek Ve gozyaslarımız silecek bir bakıs! Bu ummetin kurumları, Sivil gucleri, partileri.teskilatları Ve bariz sahsiyetleri.ALLAH için kızmazmı? Tumu birden sokaga dokulup, Bizim için dua etmeye; Ey Rabbimi gucumuzu topla Zaafımızı gider ve mumin kullarına yardım et! Diye cagırmazmı? Buna da mı gucunuz yetmiyor!? Yakında bizim buyuk olumlerimizi duyacaksınız, O zaman alınlarımızda su yazılacak: “Bizler direndik ileri atıldık ve kacmadık! Ve bizimle birlikte cacuklarımız , kadınlarımız, Yaslılarımız ve genclerimiz olecek! Onları bu suspus Ve bön ummete yakıt yapacagız! Bizden teslim olmamızı ve beyaz bayrak Dikmemizi beklemeyin! Cunku biz bunu yapsakta olecegimizi biliyoruz. Birakın savası onuruyla olelim!
Dilerseniz bizim olun , elinizden geldigince, Öcümüzü sizden her biriniz boynuna taksın! Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temmenimiz Allah’ın emaneti savsaklayan Herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! ALLAH askına bari aleyhimize olmayın! Ey ummetin liderleri! Ey ummetin halklari?!
ALLAH’IM sana sikayette bulunuyorum… Sana sikayette bulunuyorum… Sana sikayette bulunuyorum… Gücümğn azlıgını,imkanımın Yetersizligini ve insanlara karsi zaafımı Sana sikayet ediyorum… Sen mustazafların Rabbisin… Sen bizm rabbimizsin… Bize kime bırakıyorsun?... Bize cehhenem olacak uzaklaramı? Veya dusmanamı?
ALLAH’ım! Akıtılan kanlar, Dokunulan ırzlar, cignenen hurmetler, Yetim bırakılmıs cocuklar,olgunu yitirmiş anneler, Dul kalmıs kadınlar, yıkılmıs evler Ve ifsad edilmiş ekinler askına Sana sikayette bulunuyorum. Sana sikayette bulunuyorum! Gücümüz dagıldı… Birligimiz bozuldu… Yollarımız ayrıldı… Halkımızın zaafını ve ummetimizin bize yardım edip, dusmanı yenmedeki aczini Sana sikayet ediyoruz”…